Semâ’ Töreni

Semâ’, sözcük olarak "işitmek" anlamındadır. Mevlevîler arasında ise, mûsikî nağmelerini dinlerken vecde gelip hareket etmek, kendinden geçip dönmek anlamına gelir. Sembolik olarak kâinâtın oluşumunu, insanın âlemde dirilişini, Yüce Yaratıcı'ya olan aşk ile harekete geçişini ve kulluğunun idrâkine vararak, "İnsan-ı Kâmil" yani "Olgunlaşmış İnsan" olmaya yönelişini anlatır. Semâ’ ayakta, sessizce ve dönerek yapılan bir zikirdir. Semâzenler her dönüşte içlerinden sessizce "Allah" diyerek zikrederler.

Mevlevîhânelerde Semâ’ Töreni şöyle gerçekleşirdi:
Semâya katılacaklar ve semâyı izleyeceklerden oluşan topluluk beraberce vakit namazını kılar, tesbîh çekip duâ ederler. Sonra Şeyh Efendi veya onun görevlendirdiği bir kişi, Mesnevî'den beyitler okuyarak, şerh eder.

Semâhânede önce, "neyzenbaşı" ve "kudûmzenbaşı" ile diğer müzik topluluğu üyeleri (mutrıb heyeti); daha sonra "semâzenbaşı" ve semâzenler (semâ’ heyeti); son olarak da "şeyh efendi veya postnişîn" diye anılan mânevî yol gösterici, kırmızı postu (şeyh postunu) selâmlayarak yerlerini alırlar. Hz. Mevlânâ'nın makâmını temsîl eden bu post, mevlevîlerce kutsal sayılır ve posta aslâ sırt çevrilmez.

Bundan sonra, kâinâtın yaratılmasına vesîle olan Hz.Peygamber'e övgü (na't) yer alır. Hz. Mevlânâ'nın, Hz. Muhammed (S.A.V.)için yazdığı ve 17. yüzyılın büyük bestecisi Buhûrîzâde Mustafa Itrî Efendi'nin Rast makâmından bestelediği bu na’ti, "na’thân", Peygamber'e saygı gereği ayakta ve saz eşliksiz okur. Nâ’t'ın sözleri şöyledir:

Yâ Habîballah, Resûl-i Hâlik-i yektâ tuyi
Ber güzîn-i Zülcelâl-i pâk ü bîhemtâ tuyi

Ey Tanrı'nın sevgilisi! Eşsiz Yaratıcı'nın elçisi sensin
Allah'ın kulları arasından seçtiği pâk ve benzeri olmayan sensin

Nâzenîn-i Hazret-i Hakk sadr-ı bedr-i kâinât
Nûr-ı çeşm-i Enbiyâ çeşm-i çerâğ-i mâ tuyi

Ulu Tanrı'nın nazlısı, kâinâtın yüksek derecelisi ve tekemmül etmişi,
Peygamberlerin gözünün nûru, bizim gözlerimizin ışığı sensin

Der şeb-i Mi'rac bûde Cebreil ender rikâb
Pâ nihâde ber ser-i nüh künbed-i hadrâ tuyi

Mi'rac gecesi "Cebrâil" rikâbında olduğu hâlde,
Dokuz kat yeşil kubbenin üstüne ayak basan sensin

Yâ Resûlallah tü dâni ümmetânet âcizend
Rehnümây-i âcizâni bi ser-ü bi pâ tuyi

Ey Tanrı'nın elçisi! Bilirsin ki ümmetlerin âcizdirler
Başsız, ayaksız âcizlerin yol göstericisi sensin

Serv-i bostân-ı risâlet nevbehâr-ı mâèrifet
Gülbün-i bâğ-ı şerîat sünbül-i bâlâ tuyi

Peygamberlik bostanının servisi, mârifet dünyasının ilkbaharı
Şeriat bağının gül fidanı, yüce sünbül sensin

Şems-i Tebrîzî ki dâred na't-i peygamber ziber
Mustafâ vü Müctebâ an Seyyid-i âlâ tuyi.

Şems-i Tebrîzî Peygamberin medhini ezberlemiştir
Mustafâ ve Müctebâ, o yüksek Ulu sensin.

Na’tden hemen sonra bir kudûm darbı duyulur. Bu kudûm darbı, Yüce Yaratıcı'nın kâinâta "Kün!" (Ol!) emri vermesini sembolize eder. "Allah, göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır, bir şeyi dilediğinde ona sadece "Ol!" der, o da hemen oluverir (Ayet; II, 117)."

Kudûm darbı ile neyzenbaşı icrâ edilecek âyînin makâmından bir "ney taksimi"ne başlar. Ney taksimi, Cenâb-ı Hakk'ın kâinata cân vermek için üflediği "Nefhâ-yı İlâhiyye"yi (İlâhî Nefes) temsîl eder. Taksimin son bulmasıyla birlikte müzik topluluğu âyînin peşrevini icrâya başlar; şeyh efendi ve semâzenler de aynı anda ellerini hızla yere vurup, yerle görüşerek (yeri öperek) ayağa kalkarlar. "Diriliş"i temsîl eden bu vuruşa "Darb-ı Celâlî" denir.

Daha sonra başta şeyh efendi, sonra semâzenbaşı ve kıdem sırasına göre diğer semâzenler, semâ meydanında sağdan sola doğru üç turdan oluşan dâirevî bir yürüyüşe başlarlar. Mevlevîlik tarîkatinin kurucusu Hz. Mevlânâ'nın oğlu Sultân Veled adına yapılan bu yürüyüşe "Devr-i Veledî" denir.

Devr-i Veledî esnâsında şeyh postu önünde semâ’ törenine adını veren bir rükün (ritüel) gerçekleşir. Bunun ismi "Mukâbele" dir yani "karşılaşma"...

Kırmızı postun ucundan başlayan hayâlî bir çizgi, semâ meydanının sonuna kadar uzanır ve meydanı görünen ve görünmeyen âlemi temsîl eden iki yarım daireye böler. Bu görünmez çizgiye "Hatt-ı İstivâ" denir. "Yüce Yaratıcı'ya ulaştıran en kısa yol"u temsîl eden bu çizgi de mevlevîlerce kutsal sayılır ve aslâ üzerine basılmaz.

Kırmızı postun önüne gelen semâzen posta sırt çevirmeden Hatt-ı İstivâ'ya basmadan dönerek karşıya geçerek arkasından gelen semâzenle yüz yüze gelir. Bir an göz göze gelen iki semâzen aynı anda öne doğru eğilerek birbirlerine baş keserler. Bu baş kesme, bedenlerin gizlediği cânın, câna selâmıdır. Semâ’ meydanının diğer tarafında Hatt-ı İstivâ hizâsına gelen semâzen de Hattı İstivâ'ya baş keserek, üzerine basmadan karşıya geçer.

Semâzenin en üste giydiği siyah renkli hırka nefsinin mezarını, keçeden yapılmış "sikke" denilen başlık, mezar taşını, "tennûre" denilen beyaz elbise ise kefenini sembolize eder. Semâzenin hırkasını çıkardıktan sonra kollarını omuzlarına çapraz bağlayarak duruşu ise elif harfini, "1" rakamını, yani Allah'ın birliğini temsîl eder.

Kudûmzenbaşının üç turun tamamlanıp Devr-i Veledî'nin bittiğini îkaz eden vuruşları ile neyzenbaşı kısa bir taksim yapar. Bu kısa taksim, herhangi bir yerinde kesilen peşrevden sonra, okunacak âyîne başlayabilmek için duyulan ihtiyaç nedeniyledir. Bu arada yerlerini alan semâzenler de hırkalarını çıkararak, semâzenbaşı önde olmak üzere sırayla şeyh efendinin elini öper, semâya girmek için izin isterler. Şeyh Efendi de onların sikkelerini öperek izin verir. İzni alan semâzen meydân-ı şerîfte kol açarak semâ etmeye başlar.

Dört selâmdan oluşan âyîn, insanın yüce Allah'a kavuşma yolundaki yolculuğunu ve bu yolculukta geçirdiği evreleri temsîl eder:

  • 1. Selâm, insanın bilgiyle hakîkate yönelerek, Yüce Yaratıcı'yı ve kendi kulluğunu idrâk etmesidir.
  • 2. Selâm, insanın yaratılıştaki düzeni ve azameti fark ederek, Allah'ın kudreti karşısında hayranlık duymasını ifâde eder.
  • 3. Selâm, bu hayranlığın aşka dönüşmesidir. Aşk ile kendinden geçiştir, tam bir teslîmiyetle sevgilide yok oluştur. Bir nevî Mi’râc'dır.
  • 4. Selâm ise insanın mânevî yolculuğunu tamamlayıp kulluğa dönüşüdür.

Semâ’ ederken sağ avucunu göğe, sol avucunu yere doğru açan semâzenin bu duruşu "Hakk'tan alır, halka sunarız, biz sadece görünüşte var olan bir sûretten başka bir şey değiliz" anlamına gelir.

Son selâmda semâya şeyh efendi ve semâzenbaşı da katılırlar. Âyîn-i Şerîf'in IV. Selâmından sonra Son Peşrev ve Son Yürüksemâî çalınır.

Son Taksim yapılırken şeyh efendi "Post Semâı"nı tamamlayıp postuna döner. Son Taksimin bitmesiyle mutrıptan bir cân, "Aşr-ı Şerîf" yani Kurân-ı Kerîm'den bir bölüm okumaya başlar. Semâ’ sona ermiş, semâzenler de hırkalarını sırtlarına alarak yerlerine oturmuşlardır.

Burada okunan Aşr-ı Şerîf'te, (semâ ile ilgilendirildiğinden) genellikle Bakara Sûresinin,

  • II, 115. Doğu da Allah'ındır batı da. Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü (zâtı) oradadır. Şüphesiz Allah'(ın rahmeti ve nimeti) geniştir. O her şeyi bilendir.
  • II, 116. "Allah çocuk edindi" dediler. Hâşâ! O, bundan münezzehtir. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur, hepsi O'na boyun eğmiştir.
  • II, 117. (O), göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. bir şeyi dilediğinde ona sadece "Ol!" der, o da hemen oluverir" meâlindeki âyetlerine yer verilir.

Şeyh efendinin "El Fâtihâ!" nidâsıyla, Fâtihâ okunur. Sonra semâzenbaşı veya başka bir "Duâgû", duâ okur. Şeyh efendi bir kez daha "El Fâtihâ!" der ve şu gülbanklardan birini okur:

  • "İnâyet-i Yezdân, himmet-i merdân, ber mâ hâzır nâzır bâd. Kulûb-ı âşıkan küşâd (……….) , dem-i Hazret-i Mevlânâ, sırr-ı cenâb-ı Şems-i Tebrîzî, kerem-i imâm-ı Âli hû diyelim…"
  • "Ervâh-ı tayyîbeleri şâd ü handân ve berekât-ı rûhâniyet-i aliyyeleri ihsân oluna, dem-i Hazret-i Mevlânâ, sırr-ı cenâb-ı Şems-i Tebrîzî, kerem-i imâm-ı Âli hû diyelim…"
  • "Vakt-i şerîf hayrola, hayırlar fethola, şerler def'ola, kulûb-ı âşıkan küşâd ola, dem-i Hazret-i Mevlânâ, sırr-ı cenâb-ı Şems-i Tebrîzî, kerem-i imâm-ı Âli hû diyelim…"

Allah'ın adı olan "Hû" nidâsının semâya katılanlar tarafından son hecesi nefes miktarınca uzatılarak topluca söylenmesiyle son selâmlaşmalar başlar. Şeyh efendi, semâ’ meydanında yürüyerek semâzenlere hitâben, "Esselâmun aleyküm" der. Bu selâmı semâzenbaşı, diğer semâzenlerle birlikte başkesmek ve son heceyi yine nefes miktârınca uzatmak sûretiyle "ve aleykümüsselâm ve rahmetullâhi ve berekâtühû" diyerek alır.

Şeyh efendi, birkaç adım daha atar ve bu kez mutrıba hitâben aynı şekilde selâm verir. Bu selâmı ise mutrıb adına yine aynı şekilde neyzenbaşı alır.

Şeyh efendi semâhâneden çıkarken son olarak âyîne katılanlarla başkeserek selâmlaşır ve önce başlarında semâzenbaşı olmak sûretiyle semâzenler, daha sonra önde neyzenbaşı olmak üzere mutrıb heyeti tıpkı geldikleri gibi kırmızı postu selâmlayarak semâhâneyi terk ederler.

Bu temsillerle semâ’, insanın âlemde Yaratıcısına yönelerek akıl ve aşk ile yücelmesini, nefsinin esâretinden kurtularak olgunlaşmasını yani "İnsan-ı Kâmil" hâline gelmesini ve bu hâliyle, başladığı noktaya geri dönmesini ifâde eder. İnsan-ı Kâmil, başladığı noktaya geri dönecektir. Ancak bu evrelerden geçen insan, rûhen olgunlaşmış, sadece diğer insanlara değil, hayvan, bitki, hattâ cansız varlıklara, kısacası tüm yaratılmışlara sevgiyle bakan ve kendini onların hizmetine sunan bir kul, yani "bilen bir kul" olacaktır. Yüce Allah, Kur'ân'da şöyle buyurur:

"Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zümer Suresi' XXXIX' 9)

Sazlar

Tasavvuf müziği denince ilk olarak ney, kudûm ve bendîr akla gelir. Gerçek olan şudur ki, ney ve kudûm başta olmak kaydıyla rebâb, bendir ve halîle Mevlevî Müziği'nin değişmez sazları olmuştur.

Mevlevîler geniş görüşlü ve açık fikirli insanlar olarak müziklerinde meşrû ölçülerde hemen her saza yer vermeyi denemişler ve bunlardan uygun olanları kullanmışlardır. Tercih edilen sazlar arasında keman, viyola, viyolonsel gibi Batı Müziği sazları da vardır. Hatta İstanbul'a gelen ilk piyanonun Galata Mevlevîhânesi'nde denendiği, ancak Türk Müziği sesleri bulunmadığından bir daha yer verilmediği kaynaklarda belirtilmektedir. Biz burada sadece Mevlevî müziğinin ana sazlarından bahsetmekle yetiniyoruz.

Ney

MÖ 5000 yıllarından beri kullanıldığı bilinen ney, Türk Tasavvuf Müziği'nin en önemli sazıdır. Adını Sümerce'de "kamış" anlamına gelen "nâ" kelimesinden alan ney, esrârengiz, cezbedici ve âhenkli sesiyle her dönemde insanları derinden etkilemiş, daha çok dînî duyguları çağrıştırmıştır.

Türklerin X. yüzyıldan itibaren İslâmlaşmasıyla birlikte, zaten toplumda var olan mistik düşünce, İslâmî esaslar çerçevesinde yeniden şekillenerek, Türk Tasavvuf anlayışına dönüşmüştür. Bu anlayış, toplum hayatına Hoca Ahmed Yesevî'den başlayarak, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Yûnus Emre ve Hacı Bektâş-ı Velî ile yerleşmiştir. Ney'in XIII. yüzyıldan itibaren Türk toplumunda tasavvufun sembolü hâline gelmesinde de en büyük pay, hiç şüphesiz Hz. Mevlânâ'nındır.

Hz. Mevlânâ'nın düşüncesinde ney, "insan-ı kâmil" in, yani belirli aşamalardan geçerek olgunlaşmış insanın sembolüdür. Benzi sararmış, içi boşalmış, bağrı dağlanarak delik-deşik edilmiş, geldiği yerin özlemiyle yanıp tutuşan, sînesinden çıkan feryâd ve iniltileri ile tüm insanlığa sırlar fısıldayan bu dost, yaratılışın temeli olan aşktan bahseder. Ney, bu nedenle Mevlevîlerce kutsal sayılarak "nây-ı şerîf" diye anılmıştır.

Ney, dokuz boğumlu, boğumları belirlenmiş ölçülere uyacak şekilde düzgün ve orantılı olan sarı renkli, sert ve sık lifli özel bir tür kamıştan yapılır. Sıcak iklim bölgelerinde, sulak yerlerde yetişen bu kamışın birbirinden az ya da çok farklı cinsleri bulunur. En çok tercih edilenleri Nil, Âsi ve Ceyhan nehirlerinin kenarlarında yetişen kamışlardır. Bir kamışlıktaki binlerce kamıştan ancak birkaç tânesi ney yapmaya uygundur. Doğal yapısı korunarak ney hâline getirilen kamışın üzerine boya, cilâ gibi hiçbir madde sürülmez.

Ney, iyi korunur ve bakımı doğru yapılırsa, iki yüz ila üç yüz yıl kadar bir süre, zaman geçtikçe artan bir verimlilikle kullanılabilir. Zamanla rengi koyulaşarak kahverengi-siyah arası bir renk alan neyler, daha değerlidirler.

Neyin, altısı ön, biri arka yüzde olmak üzere yedi deliği bulunur. Kamışın alt ve üst uçlarına çatlamayı önlemek amacıyla, "parazvâne" denilen birer metal bilezik takılır. Ayrıca üflenen üst ucuna, seslerin daha net çıkması ve dudakların yaralanmaması için, genellikle manda boynuzu, fildişi veya şimşir, abanoz gibi sert ağaçlardan ya da benzer malzemelerden imâl edilmiş "başpâre" adı verilen bir parça yerleştirilir. Üç oktav kadar ses sahası olan ney, üfleme şiddeti ve açısı değiştirilerek ya da delikleri farklı oranlarda kapatılarak, tabiattaki tüm sesleri hassâsiyetle verebildiğinden, her tür müziğin icrâ edilebilmesine imkân tanır.

Rebâb

Türklerin, Selçuklu ve Osmanlı Döneminde, yaklaşık bin yıl boyunca tek yaylı saz olarak kullandıkları rebâb, Mevlevî Mûsikîsi'nin de en önemli sazlarından biridir. Bazı kaynaklar rebâbın Anadolu'ya gelişini Hz. Mevlânâ'ya bağlarlar. Bu kaynaklarda Hz. Mevlânâ ve Mevlevîlik tarîkatının kurucusu olan oğlu Sultân Veled'in rebâb çaldıkları bildirilmektedir.

Önceki dönemlerde Orta Asya'da yaygın olarak kullanılan "ıklığ", rebâbın ilk hâlidir. Rebâb, Araplar tarafından İspanya'ya taşınmış ve buradan tüm Avrupa'ya yayılarak Ortaçağın gözde sazlarından biri olmuştur.

Gövdesi, Hindistan cevizinden yapılan bir teknenin ön yüzüne ince bir deri veya büyükbaş hayvanların yürek zarının gerilmesi ile elde edilir. Gövdeye içten yerleşen, ağaçtan yapılmış yuvarlak sapın üzerine ağaç burgular takılır. Ağaç veya metalden yapılmış bir ayağı vardır. Telleri, göğse gerilmiş derinin üstüne basan eşiğe yerleşir. Rebâbın sesi, yaydaki kıl demetinin, tel olarak kullanılan kıl demetine sürtünmesi ile oluşur.

İniltiyi andıran son derece içli ve hazîn bir sesi vardır.

Kudûm

Bakır gövdeli vurmalı sazların en eskilerinden olan kudûm, Mevlevî müziğinin, ney gibi vazgeçilmez bir sazıdır.

Kudûmün darbları melodinin seyrindeki adımlara benzetildiğinden, bu saza "ayak basma" anlamında kudûm denmiştir. Gerçekten de kudûm darbları, akıp giden melodi parçacıklarının birinden diğerine varış noktalarını ve ayak basışlarını vurgulayan adımlar gibidir.

Dövme bakırdan yapılan, yaklaşık 28-30 cm. çapında ve 16-18 cm. derinliğinde iki kâse üzerine, meşin ya da iplerle 1-2 mm. ye kadar inceltilmiş deve derisi gerilerek imâl edilir. Kudûmün akordu, gergi için kullanılan ip ya da meşinlerin gerilip gevşetilmesiyle yapılır.

Kuvvetli zamanların vurulduğu sağdaki kâseye "düm", zayıf zamanların vurulduğu soldaki kâseye ise "tek" denir. Usûller, kudûmle "velvele" denilen zamanların daha küçük parçalara ayrıldığı kalıplarla vurulur.

Bakır kâselere, tınlamasını önlemek amacıyla alt ve yanlarını kaplayacak şekilde, içi kıtık veya keçe gibi malzemelerle döşenmiş birer kılıf geçirilir. Toprak veya ağaç kâselerden yapılmış kudûmler de vardır.

Kudûm çalınırken kâseler, içi yine kıtık veya keçe ile doldurulmuş, şekil benzerliğinden dolayı adına "simit" denen, deri kaplı ortası boş birer yuvarlak minder üzerine, istenen açıyla oturtulur.

Kudûm, adına "zahme" denilen, yaklaşık 24-28 cm. uzunluğunda, sert ve ağır ağaçlardan yapılan, uçları yuvarlatılmış iki çubukla vurularak çalınır. Kudûm çalanlara "kudûmzen" denir.

Kudûmün küçüğüne "nakkâre", büyüğüne "kös" denir ki, bu iki saz çoğunlukla Mehter Mûsikîsinde kullanılmıştır.

Mevlevîler, tıpkı ney gibi kudûmü de, kudsiyet atfederek "kudûm-i şerîf" diye anarlardı.

Mevlânâ'ya atfedilen bir şiirde ney ve kudûmden şöyle bahsedilir:

Kamış kuru, zahme kuru, kuru bakıra gerilen deri de kuru,
O hâlde, bu dost sadâsı nereden geliyor…

Bendir ve Dâire

Ağaçtan yapılmış bir kasnağın bir yüzüne deri gerilmek sûretiyle yapılan vurmalı sazlar, Orta ve Ön Asya uygarlıkları ile Anadolu'da yüzyıllardır kullanılmaktadır.

Bunlardan "mazhar" veya "bender" adlarıyla da tanınan bendir, Türklerin İslâmlaşıp Anadolu'ya yerleşmelerinden sonra Tekke Mûsikîsi'nin en çok kullanılan sazı olmuş, Anadolu'dan Balkanlara, oradan da Avrupa'ya geçmiştir.

30-60 cm. çapında, genellikle ceviz ağacından yapılmış 6-8 cm. enindeki kasnağın bir yüzüne 1 mm.den daha az incelikteki deve, sığır, keçi, koyun vb. hayvanların derileri gerilerek imâl edilen bendir, yalnız dinî mûsikîde kullanılmıştır.

Ayrı bir tını elde etmek veya saza ayrı bir âhenk katmak amacıyla bazı bendirlerin kasnaklarının iç tarafına üstten aşağıya doğru sarkan ve adına "zincir" de denen halkalar, bazılarının ise yine kasnağının iç tarafına çap boyunca uzanan bağırsaktan yapılmış birer kiriş (tel) takılır. Böyle bendirlere "zikir bendiri" denir.

Diğer Tekke Mûsikîsi sazları gibi kutsiyet atfedilerek "bendir-i şerîf" veya "mazhar-ı şerîf" gibi adlarla da anılan bu saz, kasnağı bir el ile alttan kavranarak el üstünde ve bel hizâsının üzerinde tutularak çalınır, asla dize dayanmaz veya bacaklar arasına alınmaz. Bendir, boşta kalan elin iç ve dışı veya parmakların uç ve dış yüzeyleri ile deriye çeşitli açı ve şiddetlerde temas edilerek çalınır. Bu temas yerine göre vurma veya sürtme şeklinde olabilir. Boşta kalan ele, kasnağı taşıyan elin parmakları da eşlik eder.

30-40 cm. çapında ve yaklaşık olarak aynı endeki, yine bir tarafına deri gerilmiş kasnak üzerine, genellikle beş çift kanal açılarak, açılan kanallara çeşitli metallerden yapılmış 8-10 cm. çapındaki pulların ikişerli olarak monte edildiği benzer saza ise "dâire" denir. Dâire, çoğunlukla dinî mûsikî dışında kullanılmış, ender olarak "def" adıyla bazı tekkelerde de yer almıştır. Aslında def, dâireye benzer ancak 25-30 cm. çapındaki daha dar bir kasnağa, çoğunlukla dörder çift pul takılarak yapılan zengin ve tiz tınılı, dinî mûsikîde kullanılmayan bir eğlence müziği sazıdır.

Bendir çalanlara "bendirzen", dâire çalanlara "dâirezen", def çalanlara ise "defzen" denir.

Halîle

Birbirine çarpma, kapatma veya sürtme gibi değişik temaslarla çalınan bu vurmalı saz, bir çift tencere kapağını andırır. Tam ortalarına açılmış deliklere deriden yapılmış birer tutamak takılır. Ritim tutarken tiz ve orta frekanslarda uzun ve kesik sesler çıkarmak mümkündür.

Çeşitli metallerden veya alaşımlardan yapılan bu saz, Orta Asya kökenli bir Türk sazıdır. Buradan Çin'e geçmiştir.

Mehter Mûsikîsinde önceleri "çang" veya "sanc", daha sonra "zil" adıyla kullanılmış, zil çalanlara "zilzen" denmiştir.

Kaynaklarda XVIII. yüzyıldan itibaren Avrupa'ya yayıldığı ve Avrupa Klâsik Müziğinde "Cimbalen Turgues" diye anıldığı kayıtlıdır. Bugün de Cymbal adıyla kullanılmaktadır. Mevlevî Mûsikîsi'nde kullanılan ziller, Mehter Mûsikîsinde kullanılanlardan daha küçük çapta olup, "halîle" olarak tanınır. Halîle çalanlara "halîlezen" denir.

Kaynak: Timuçin Çevikoğlu (2008). Döndükçe Gönülde Aşk Tazelenir. Konya: İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Yayınları.

Program

Birinci Bölüm

Yûnus Emre’nin sözleriyle bestelenmiş ilâhîler

1. Hüseynî İlâhî
Beste: Balat Şeyhi Kemâl Efendi

Varsam bir âmile sorsam hâlimi
Aceb Allah bize kulum diye mi
Nefs elinden yanılmışım yolumu
Aceb Allah bize kulum diye mi

Yûnus eydür hele sen de varasın
Başa neler gelir anda göresin
Orada bilirim yüzüm karasın
Aceb Allah bize kulum diye mi

2. Nevâ İlâhî
Beste: Selâhaddin Gürer

Dolap niçin inilersin
Derdim vardır inilerim
Ben Mevlâ’ya âşık oldum
Ânın için inilerim

Âşık Yûnus eder âhı
Gözyaşı siler günâhı
Hakk’a âşıkım billâhi
Ânın için inilerim

3. Uşşâk İlâhî
Beste: Hâfız Nezîh Tolan

Bilmem nideyim
Aşkın elinden
Kande gideyim
Aşkın elinden

Yûnus’un sözü
Köz olmuş özü
Kan ağlar gözü
Aşkın elinden

4. Nevâ İlâhî
Beste: Eyyûbî Mehmed Efendi

Hâlet ile bana bir hâl göründü
Bir yeşil sancaklı sultân göründü
Gözümün gördüğün söylerim size
Bir yeşil sancaklı sultân göründü

Âşık Yûnus sana sıdk ile tapar
Tapmayanlar doğru yollardan sapar
Ey Allah’ım bizi günâhtan kurtar
Bir yeşil sancaklı sultân göründü

5. Nevâ İlâhî
Beste: Cüneyd Kosal

Ben dost ile dost olmuşam
Kimseler dost olmaz bana
Münkîrler bakıp gülüşür
Selâm dahî vermez bana

Âşık Yûnus bir nic’edem
Fânî dünyayı terk edem
Yâne yâne dosta gidem
Perde hicâb olmaz bana

6. Bayâtî İlâhî

Mecnûn’a sordular Leylâ nic’oldu
Leylâ gitti adı dillerde kaldı
Benim gönlüm şimdi bir Leylâ buldu
Yürü Leylâ ki ben Mevlâ’yı buldum

Gel ey Yûnus bu sırlardan açılma
Hakk’ın lûtfun görüp gayre saçılma
İnâyet hak olan yerden kaçınma
Yürü Leylâ ki ben Mevlâ’yı buldum

7. Nevâ İlâhî
Beste: Muallim İsmâîl Hakkı Bey

Bir tahta yaratmışsın
Hâlim anda yazmışsın
Mevlâ’m ne yazdın anda
Kullar ânı ne bilsin

O yazının hükmünden
Mevlâ’nın kudretinden
Âlimler okuyamaz
Müfti ânı ne bilsin

Yedi tamu yarattın
Kâfirlere va’dettin
Ana mü’minler girmez
Hazzı olanlar girsin

Yüzüm kare elim boş
Bağrım yanık gözüm yaş
İnâyet eyle Mevlâ’m
Yûnus cemâlin görsün

7. Perde Kaldırma
Okuyan: Süleyman Özen


8. Uşşâk İlâhî
Beste: Zekâî Dede

Allah emrin tutalım
Rahmetine batalım
Bülbül gibi ötelim
Allah Allah diyelim

Yûnus seyredip gezer
Ölüm tedbîrler bozar
Görmek istersen dîdâr
Allah Allah diyelim

9. Uşşâk İlâhî

Bu akl ü fikr ile Mevlâ bulunmaz
Bu ne yâredir ki merhem bulunmaz
Kamunun derdine derman bulunur
Şu benim derdime derman bulunmaz

Aşkın pazarında cânlar satılır
Satarım cânımı alan bulunmaz
Yûnus öldü deyû salâ verirler
Ölen hayvan imiş âşıklar ölmez

10. Uşşâk İlâhî

Şeyhimin illeri
Uzaktır yolları
Açılmış gülleri
Dermeye kim gelir

Şeyhimin özünü
Severim sözünü
Mübârek yüzünü
Görmeye kim gelir

Ahd ile vefâlar
Zevk ile sâfalar
Bu yolda cefâlar
Çekmeye kim gelir

Âh ile gözyaşı
Yûnus’un hâldaşı
Zehr ile şol aşı
Yemeye kim gelir

11. Uşşâk İlâhî

Seyyâh olup şu âlemi ararsan
Abdülkâdir gibi bir er bulunmaz
Ceddi Muhammed’dir eğer sorarsan
Abdülkâdir gibi bir er bulunmaz

Derviş Yûnus biz çekelim zahmeti
Üstümüze hâzır ola himmeti
“Oğlum” demiş ana resûl hazreti
Abdülkâdir gibi bir er bulunmaz

12. Uşşâk İlâhî

Yâr yüreğim yar
Gör ki neler var
Bu halk içinde
Bize gülen var

Âşık Yunus sen
Meydân isteme
Meydân içinde
Merdâneler var

İkinci Bölüm

Kûçek Dervîş Mustafa Dede’nin Bayâtî Mevlevî Âyini eşliğinde Semâ Töreni

Kültür ve Turizm Bakanlığı Konya Türk Tasavvuf Müziği Topluluğu

Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde, her yıl Aralık ayında Konya'da düzenlenen Hz. Mevlâna'yı Anma Törenlerini daha düzenli bir şekilde yapmak, Hz. Mevlâna’ nın düşünce, sevgi ve hoşgörüsünü yaymak, bu vesile ile milli birlik ve beraberliğimizi pekiştirmek, Türk Tasavvuf Müziğini aslına uygun icrâ edip gelecek nesillere doğru aktarmak için 1989 yılında kurulmuştur. Kültür Bakanlığı'nca 1990 yılında teşekkül ettirilen topluluk, 1991 yılında Konya'da çalışmalarına başlamıştır.

Topluluk Konya’da düzenlenen Hz. Mevlâna'yı anma haftasındaki programları dışında, Mevlâna Kültür Merkezi'nde gerçekleştirdiği periyodik konserlerde Tasavvuf Müziğimizden örnekler sunarak Semâ Âyini icrâ etmektedir. Ayrıca yurt dışında ve yurt içinde düzenlediği konserler ve kültürel etkinliklerde Türk kültürünü ve geleneğini tanıtmaktadır.

Topluluğun Râst, Uşşâk, Çargâh, Hicâz, Dügâh, Acembûselik, Sûzidil ve Karcığar makamlarında 8 adet "Mevlevi Âyini" ve "Vuslat" adıyla bir "Türk Tasavvuf Müziği" albümü yayınlanmıştır.

Topluluk, yaptığı çalışmalarla 2009 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından ödüle lâyık görülmüştür.

Yusuf Kayya - Sanat Yönetmeni

1963 yılında Kütahya'da doğdu. 1985 yılında A.Ü. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Arap Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun oldu. Müziğe Kütahya'da neyzen-ressam Ahmet Yakuboğlu'ndan ney öğrenerek başladı. Neyzen Uğur Onuk’tan istifade etti. 1986 yılında TRT'nin açtığı yetişmiş saz sanatçısı sınavını kazanarak Ankara Radyosu’na atandı. TRT Müzik Dairesi'nde uzman olarak görev yaptı.

1990 yılında kurulan Kültür ve Turizm Bakanlığı Konya Türk Tasavvuf Müziği Topluluğu'na nakletti. Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi ve Devlet Konservatuvarı’nda ney dersleri verdi.

1997 yılında Konya Türk Tasavvuf Müziği Topluluğu Sanat Yönetmen Yardımcılığına getirildi. 2004 yılından bu yana Topluluk Sanat Yönetmenliğini yürütmektedir.

Sanatçılar

Ses Sanatçıları

  • Ahmet ÇALIŞIR
  • Ahmet UNCU
  • Ali KALAYCI
  • Murat ERDOĞAN
  • Ömer Faruk BELVİRANLI
  • Süleyman ÖZEN
  • Ufuk YÜRÜÇ
  • Vedat TÜZÜN

Saz Sanatçıları

  • Kağan ULAŞ, Tanbûr
  • Ali Vefa SAĞBAŞ, Kemençe
  • Mehmet UÇAK, Ud
  • Hakan KILINÇARSLAN, Kânun
  • Tikel Akın ÖZKÖK, Violonsel
  • Muhammed Şükrü FIRAT, Ney
  • Ahmet Safa MIZRAK, Ney
  • Mehmet ÖZTORUN, Kudûm
  • Suat ORHAN, Bendir

Semâzenler

  • Mustafa HOLAT, Postnişîn
  • Sıtkı ÇOKÜNLÜ, Semâzenbaşı
  • Orhan TEKELİOĞLU, Semâzen
  • Ömer Faruk ERDEM, Semâzen
  • Mehmet Mithat ÖZÇAKIL, Semâzen
  • Ömer KILIÇ, Semâzen
  • Özhan GÜLTEPE, Semâzen
  • Selami ÜNAL, Semâzen
  • Yusuf ÇOKÜNLÜ, Semâzen
  • Yusuf VAROL, Semâzen